
Üreme Genetiği Özel İlgi Grubu Koordinatörü
Prof Dr. Evrim Ünsal
TSRM Üreme Genetiği Özel İlgi Grubu Olarak Yeni Bir Döneme Başlıyoruz
Hepimizin günlük rutin pratiğinde uygulamakta olduğu genetik testler giderek yaygınlaşırken; en temel amacımız, ART klinikleri ile Genetik laboratuvarları arasındaki diyaloğu güçlendirmek ve inanılmaz bir hızla ilerleyen genetik dünyasındaki yenilikleri bu diyaloğun merkezine yerleştirmektir.
İnsan genomu, çözülmesi gereken devasa ve büyüleyici bir şifredir. Hücre çekirdeğine sığdırılmış 3 milyar nükleotitten oluşan bu genetik kodun; her biri 1.000 sayfalık, yaklaşık 3.000 ciltten oluşan dev bir kütüphane olduğu düşünüldüğünde, elimizdeki verinin büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır. Bugün araştırmacıların genetik hastalıkların tanısında temel olarak genomun sadece %2’sini oluşturan protein kodlayan bölgelere odaklandığını göz önünde bulundurursak; genomun geri kalanındaki sırların aydınlatılması, bizleri daha birçok yeni araştırmanın ve geliştirilmesi gereken yeni teknolojilerin beklediğinin en açık göstergesidir.
Türkiye gibi akraba evliliğinin sık görüldüğü ve nadir hastalıklar açısından geniş bir gen havuzuna sahip bir toplumda, sorumluluğumuz daha da artmaktadır. Buna ek olarak, göç yolları üzerinde bulunan bir ülke olmamızın etkisiyle, popülasyon verimiz her geçen gün daha heterojen bir yapıya bürünmektedir. Bu gerçekler ışığında biz üreme tıbbı uzmanlarını, infertilite problemini çözmenin çok ötesinde; “sağlıklı nesillerin inşası” gibi yeni ve hayati sorumluluklar beklemektedir.
ESHRE PGT Konsorsiyumu verilerini incelediğimizde; dünya genelinde PGT-A uygulamalarının %60-70 bandında seyrettiğini, ancak PGT-M (Tek Gen Hastalıkları için PGT) testlerinin kullanımının yıllardır %25 seviyelerinde kaldığını görmekteyiz. Bu oranların zaman içinde değişmiyor oluşu, PGT-M testinin aslında olması gerekenden çok daha az bir hasta grubuna ulaştığını göstermektedir. Oysa genetik hastalıkların eradikasyonundaki en güçlü silahımız olan bu teknolojinin, genetik hastalık taşıyıcısı ve hasta çocuk sahibi olma riski altındaki üreme çağındaki çiftlere yeterince sunulamaması büyük bir eksikliktir.
Mevcut durumda bu uygulamaların sınırlı sayıdaki referans laboratuvarlar tarafından yürütülmesi; standardizasyon, monitorizasyon ve regülasyon eksikliklerini de beraberinde getirmektedir. Testlerin çoğunlukla “in-house” yöntemlerle yapılması, merkezlerin teknolojik gelişimlerine bireysel yön vermesi ve kamu hastanelerinin henüz bu sürece tam dahil olmaması, bu alanda katetmemiz gereken daha çok yol olduğuna işaret etmektedir.
Yine IVF öncesi dönemde, özellikle akraba evliliği yapmış çiftlere yönelik uygulanan genişletilmiş taşıyıcılık panelleri (ECS); asemptomatik bireylerde ‘sessiz’ kalan nadir hastalık risklerini açığa çıkaran en stratejik basamaktır. 300.000 ekzom verisi üzerinden gerçekleştirilen geniş kapsamlı bir çalışma, genetik taramadaki matematiği net bir şekilde ortaya koymuştur: Akraba evliliği yapmayan çiftlerde her iki eşteki taşıyıcılık riskini %90 hassasiyetle yakalamak için yaklaşık 150 genin taranması yeterli olurken; akraba evliliği yapmış çiftlerde aynı güvenlik sınırına ulaşabilmek için en az 750 genin taranması gerekmektedir. Bu veriler ışığında; taşıyıcılık testlerinin standart bir yaklaşımla değil, çiftin aile öyküsü ve akrabalık durumuna göre kişiselleştirilerek seçilmesi önem arz etmektedir. Günümüz teknolojileri sayesinde artık çok daha maliyet-etkin ve ulaşılabilir hale gelen bu testlerin klinik pratiğe doğru entegrasyonu, nadir hastalıklarla mücadelede elimizdeki en güçlü koruyucu hekimlik aracı haline gelmiştir.
Tıbbın tedavi edici rolünden ‘koruyucu ve önleyici’ rolüne evrildiği bu dönemde, genetik bilimi de yönünü sadece var olanı bulmaya değil, gelecekteki riskleri öngörmeye çevirmiştir. Özellikle SNP tabanlı Poligenik Risk Skoru (PRS) teknolojileri; kardiyovasküler hastalıklar ve onkoloji gibi alanlardan sonra artık kadın sağlığı ve üreme genetiğinde de güçlü bir yer edinmeye başlamıştır. Bugün literatürde, Endometriozis ve Erken Over Yetmezliği (POI) gibi infertilite ile doğrudan ilişkili kompleks durumların genetik yatkınlığının, henüz klinik bulgular ortaya çıkmadan öngörülebilmesi üzerine yoğun çalışmalar yürütülmektedir. Elbette bu yeni alan, beraberinde bazı teknik standardizasyon ve etik tartışmaları getirmektedir; ancak genom hakkındaki ‘kütüphanemiz’ genişledikçe ve popülasyona özgü verilerimiz arttıkça, PRS tabanlı risk tayinlerinin kanıta dayalı pratiğimizin vazgeçilmez bir parçası olacağı açıktır.
Bu yeni dönemde; bu alana gönül veren tüm üreme tıbbı uzmanlarını ve bu multidisipliner yapının ayrılmaz parçaları olan biyoinformatik, biyomedikal, biyoistatistik, biyoteknoloji gibi farklı disiplinlerden bilim insanlarını katkı sunmaya bekliyor; hepinizi Özel İlgi Grubumuzun çalışmalarına güç vermeye davet ediyoruz.
Prof. Dr. Evrim Ünsal



